22 Ocak’ta (dün) bir ortaokulda yaşanan akran zorbalığı/şiddet olayı kameralarla kaydedilmiş ve çok sayıda basın organı ve sosyal medya kullanıcısı tarafından yayımlanmıştır. Görüntülerde yüzler flulaştırılmış olsa da, ses, beden, kıyafet, mekân ve bağlam üzerinden olayın taraflarının akranları tarafından kolaylıkla tanınabildiği görülmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca yüzü tanınmaz kılmak değildir; çocuğun kamusal teşhirini ve bu içerikten doğacak ikincil zararları (yeniden travmatizasyon, damgalama, dijital linç, okul içi dışlanma vb.) önlemektir.
Gazetecilik Meslek İlkeleri, çocuklarla ilgili suçlarda 18 yaş altı bireylerin açık isimleri ve fotoğraflarının yayımlanmaması gerektiğini açık biçimde belirtir. İnternet mecrası açısından ise İnternet Gazeteciliği Deklarasyonu, “şiddet pornografisi” niteliği taşıyan, mağdurları ve yakınlarını olumsuz etkileyebilecek veya toplumda travmatik etki yaratabilecek görüntü ve içeriklerin yayımlanmamasını ilke olarak tanımlar.
Bu yaklaşım, özellikle reşit olmayan bireylerin söz konusu olduğu durumlarda, “anonimleştirme yapıldı” iddiasının tek başına yeterli olmadığını, anonimleştirmenin çoğu zaman teşhiri fiilen ortadan kaldırmadığını (ses, beden dili, okul/üniforma, çevre gibi işaretlerle kimliğin yeniden kurulabildiğini) ortaya koyar.
Uluslararası etik rehberler de aynı çizgidedir. Etik ilkeler, kimlik değiştirilmiş/karartılmış olsa bile çocuğu veya akranlarını risk altına sokabilecek bir hikâye ya da görüntünün yayımlanmaması gerektiğini açıkça söyler. Dolayısıyla bu tür haberlerde görüntüyü kullanmamak —ya da şiddet anını ve tanınabilirliği yeniden üreten unsurları tamamen dışarıda bırakan bir kurguya yönelmek— en güvenli ve en çocuk-odaklı yaklaşımdır.
Dijital dünyada hızla değişen haber dolaşımı ve “viral” yayılım, etik değerleri daha da kritik hale getirmektedir. Etik, tam da böyle ikilemli anlarda, görünür kılma ihtiyacı ile çocuğu koruma yükümlülüğü karşı karşıya geldiğinde, zararı büyütmeyen yayıncılık kararları verebilmektir.


