Yeni yasa tasarıları ile ifade alanı daralabilir

Bu içeriği paylaş

Bu değerlendirme, Ceza Yasası, Bilişim Suçları Yasası ve Ceza Muhakemeleri Değişiklik Yasa Tasarılarını medya etiği, gazetecilik pratiği ve ifade özgürlüğü ilkeleri çerçevesinde ele almaktadır. Metin, Yüksek Yönetim eski Denetçisi ve Yüksek Mahkeme eski Yargıcı Emine Dizdarlı’nın katkısı, desteği ve danışmanlığıyla hazırlanmıştır. Değerli zamanını ayırarak bizlere verdiği destek için sayın Emine Dizdarlı’ya teşekkür ederiz.

***

İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğü, demokratik toplum düzeninin tamamlayıcı unsurlarıdır. Bu özgürlükler bireysel düşünce açıklamaları yanısıra, gazeteciliğin kamusal denetim işlevini ve toplumun bilgiye erişim hakkını da kapsar. Ceza hukuku alanında yapılacak her düzenleme, bu hassas dengeyi gözetmek ve ifade alanını daraltan değil, güvence altına alan bir yaklaşım benimsemek zorundadır. Son dönemde gündeme getirilen Ceza Muhakemeleri Değişiklik Yasa Tasarısı, Ceza Değişiklik Yasa Tasarısı ve Bilişim Suçları Değişiklik Yasa Tasarısı, ayrı metinler olmalarına rağmen aynı hukuki ve zihinsel çerçeveye dayanmaktadır. Bu çerçeve, ifade özgürlüğünü ve gazetecilik faaliyetini korumak yerine, belirsiz kavramlar ve geniş yorum alanları üzerinden kamusal denetimi daraltan bir yönelim içermektedir. Basın ve haber alma özgürlüğü KKTC Anaysası tarafından korunan bir haktır. Bu nedenle de özüne dokunmadan sadece kamu yararı ve kamu düzenini korumak için belirli koşullar altında sınırlandırılması gerekmektedir. Medya Etik Kurulu olarak yapılan bu değerlendirme, söz konusu düzenlemeleri medya etiği, gazetecilik pratiği ve ifade özgürlüğü ilkeleri çerçevesinde ele almaktadır.

Masumiyet Karinesi ve mahkeme haberciliği

Ceza Muhakemeleri Değişiklik Yasa Tasarısı’nda Masumiyet karinesine yönelik yapılan düzenleme, sadece bireylerin yargı sürecindeki haklarını korumakla sınırlı bir etki yaratmamaktadır. Aksine, kamu yararı taşıyan bilgilerin, özellikle siyasetçiler, kamu görevlileri ve kamu gücü kullanan kişilerle ilgili iddiaların toplumla paylaşılmasını fiilen engelleyecek bir nitelik taşımaktadır. Rüşvet, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma ve kamu kaynaklarının usulsüz tahsisi gibi konular, doğası gereği yargı süreçleriyle iç içedir. Bu tür dosyalarda isim ve bağlamdan arındırılmış bir habercilik, kamusal denetim işlevini ortadan kaldırmak anlamına gelir. Özellikle kamuoyunu ilgilendiren davalarda basının rolü, yargılamayı etkilemek değil, toplumu bilgilendirmektir. Yargı süreçlerine ilişkin haberler, üstün kamu yararı bulunması halinde ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasetçiler ve kamu gücü kullanan kişiler, sıradan bireylere kıyasla daha geniş bir eleştiri alanına katlanmak zorundadır. Kamuyu ilgilendiren makamlardır. Makamlar her zaman kişinin önündedir ve kişinin makam sorumluluğu vardır. Bu yaklaşım, siyasetçilerin özel hayatlarının her yönüy le teşhir edilmesini meşrulaştırmaz; ancak kamu görevleriyle bağlantılı davranışlarının, özellikle yolsuzluk ve rüşvet iddialarının, basın tarafından görünür kılınmasını demokratik toplumun zorunlu bir unsuru olarak kabul eder.

Organize Dezenformasyon ve gazetecilik faaliyeti

Organize dezenformasyon maddesinde yer alan “yanlış olduğunu bilerek ya da bilmesi gerektiği halde” ifadesi, cezai sorumluluğu somut, nesnel ve ispatlanabilir olgulara değil, failin zihinsel dünyasına ilişkin varsayımlara dayandırmaktadır. “Bilmesi gerektiği” gibi muğlak bir ölçüt, bireyin hangi bilgiye ne ölçüde eriştiği, hangi kaynağı ne zaman güvenilir saydığı ve hangi bağlamda değerlendirme yaptığı gibi sübjektif unsurları cezai sorumluluğun merkezine yerleştirmektedir. Bu yaklaşım, ceza hukukunun temel ilkelerinden biri olan kusurun kesin ve açık biçimde ortaya konulması gerekliliğiyle bağdaşmamaktadır. İfade özgürlüğüne ilişkin yerleşik içtihatlarda, cezai yaptırımların niyet okumasına değil, açık ve kanıtlanabilir davranışlara dayanması gerektiği vurgulanmaktadır.

Öte yandan, organize dezenformasyon maddesinde korku, endişe, panik ve karamsarlık gibi tamamen öznel sonuçların suçun unsuru haline getirilmesi, cezai sorumluluğu fiilden koparıp algıya bağlamaktadır. Bu tür duygusal tepkiler, toplumdan topluma, kişiden kişiye ve bağlama göre değişkenlik gösterir. Gazeteciler kamusal denetim görevini yerine getirirken ortaya çıkabilecek rahatsız edici, sarsıcı ve huzur bozucu ifadeleri içermektedir. Bir ifadenin kamuoyunda endişe veya rahatsızlık yaratması, tek başına cezalandırma gerekçesi olamaz. Gazetecilik, doğru adımların atılmasını ve rahatsızlığı gidermek için fırsat yaratılmasına imkan tanır.

Yabancı devlet ve yetkililerine hakaret

Yabancı devlet ve yetkililerine hakaret düzenlemesi, siyasal eleştiri, diplomatik analiz ve haber dili ile hakaret arasındaki sınırları belirsizleştirmektedir. “Huzur ve dostluğu bozmak”, “gerilim yaratmak” veya “itibar zedelemek” gibi uluslararası ilişkilerin tek başına dayandırılamayacağı, niyete dayalı kavramların ölçüt haline getirilmesi, gazetecilik faaliyetinin içerik ve bağlamından koparılarak varsayımsal sonuçlar üzerinden değerlendirilmesine yol açmaktadır. Böyle bir çerçevede, haberin ne söylediğinden çok, yaratabileceği olası siyasal etkiler cezai sorumluluğun merkezine yerleştirilmektedir. Kamu gücünü kullanan kişiler ve siyasal aktörler, demokratik toplumlarda sıradan bireylere kıyasla daha geniş bir eleştiri alanına katlanmak zorundadır. Bu gereklilik, yalnızca ulusal siyasetçilerle sınırlı değildir; kamuoyunu ilgilendiren uluslararası aktörler ve diplomatik ilişkiler bağlamında yapılan eleştiriler bakımından da geçerlidir. Dış politika, uluslararası ilişkiler ve devletler arası temaslar, basının kamusal denetim işlevinin doğal konuları arasında yer alır. Bu düzenlemenin yarattığı sorun, hakareti değil, eleştirinin yol açabileceği siyasal rahatsızlığı cezalandırmaya yönelmiş olmasıdır. Böyle bir anlayış, ifade özgürlüğünün özünü zedelemekte ve basını dış politika alanında temkinli değil, sessiz olmaya zorlayan bir hukuki iklim yaratmaktadır.

Zem ve Kadih suç olmaktan çıkarılmalıdır

Zem ve kadih düzenlemeleri, çağdaş demokratik hukuk düzeniyle bağdaşmamaktadır. Bu suç tipleri, eleştiri, yorum ve kanaat açıklamasını cezai yaptırım tehdidi altına sokarak ifade özgürlüğünün özünü zedelemekte ve doğru bilginin kamuoyuna aktarılmasına engel teşkil etmektedir. Zem ve kadih, basın özgürlüğü açısından sürekli bir caydırıcı etki yaratmakta; köşe yazısı, politik yorum, karikatür, hiciv ve eleştirel analiz gibi ifade biçimlerini kalıcı bir oto sansür baskısı altına almaktadır. Bu suçların varlığı, gazetecileri ve yazarları, kamusal tartışma alanında fikir üretmekten çok, olası cezai sonuçları hesaplamaya zorlamaktadır.

Yürürlükteki Ceza Yasası’nın tarihsel kaynağını paylaştığımız Kıbrıs Cumhuriyeti hukuk sisteminde zem ve kadih suçları çoktan ceza yasasından çıkarılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nde kişilik haklarının korunması ceza hukuku yoluyla değil, medeni hukuk ve tazminat mekanizmalarıyla sağlanmaktadır. Bu çerçevede, zem ve kadih ile bağlantılı tüm düzenlemelerin Ceza Yasası’ndan tamamen çıkarılması gerekmektedir. Kişilik haklarının korunması, eleştirel düşünceyi bastıran cezai araçlarla değil; ölçülü, orantılı ve demokratik hukuk devleti ilkelerine uygun yollarla güvence altına alınmalıdır.

Bilişim suçları ve dijital ifade alanı

Bilişim Suçları düzenlemeleri, dijital alanı korumaya yönelik teknik bir çerçevenin ötesine geçmekte, ifade özgürlüğü, gazetecilik faaliyeti ve kişisel verilerin korunması bakımından ciddi sakıncalar barındırmaktadır. Düzenlemelerde öne çıkan iki temel başlık, hukuki güvenlik ve kamusal denetim ilkeleri açısından belirgin sorunlar içermektedir.

Trafik verilerinin istisnai hallerde mahkeme kararı olmaksızın polis tarafından elde edilebilmesine imkan tanıyan düzenleme, kişisel verilerin korunması ve özel hayatın gizliliği ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Trafik verileri, bireylerin internet üzerindeki tüm faaliyetlerini kapsayan son derece geniş ve hassas bir veri setidir. Bu tür verilere erişimin “istisnai” olarak tanımlanması, uygulamada yeterli bir güvence oluşturmamaktadır. İstisnai ifadesi suistimale açık ve muğlak bir ifadedir. Polis tarafından yapılan arama, el koyma ve benzeri taleplerin yargı denetimine tabi tutulması, hukuk devleti ilkesinin asgari gereğidir. Mahkeme emri olmaksızın kişisel verilere erişim olanağı tanınması, suistimale açık bir alan yaratmaktadır.

“İçerik sağlayıcı” tanımının olağanüstü ölçüde genişletilmesi, dijital ifade alanı üzerinde doğrudan baskı oluşturmaktadır. İçerik sağlayıcı; internet sitesi, sosyal medya platformu, dijital uygulama veya benzeri elektronik ortamlarda kendi adına ya da başkası adına içerik üreten, yayımlayan, paylaşan veya yeniden ileten gerçek ve tüzel kişiler olarak tanımlanmaktadır. İçeriğin kişisel hesap, sayfa, kanal, grup veya benzeri adlar altında yayımlanması; anonim, takma ad veya sahte isim kullanılması ya da üçüncü bir platform altyapısı üzerinden sunulması, içerik sağlayıcı sıfatını ortadan kaldırmamaktadır. Bu kapsam, gazetecilerle birlikte sıradan yurttaşları da doğrudan sorumluluk alanına sokmaktadır.

İçerik sağlayıcıya yüklenen yükümlülükler, önleyici ve sürekli bir gözetim sorumluluğu doğurmaktadır. Yayımlanan veya yeniden iletilen haber, görüntü, ses, grafik, emoji, veri, yorum, bağlantı, atıf ve benzeri içeriklerin sürekli olarak takip ve kontrol edilmesi; zemmedici, hakaret içeren, ima barındıran, inançlarla dalga geçen, rencide edici veya gerçeğe aykırı olduğu iddia edilen içeriklerin kaldırılması yükümlülüğü, ifade özgürlüğü üzerinde ağır bir baskı yaratmaktadır. “İmla kuralları ile yazılmamış içerikler” gibi ölçütlerin dahi sorumluluk alanına dahil edilmesi, hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerini tamamen zedelemektedir. Haberin yayından kaldırılması, içeriğe erişim engeli getirilmesi olağan bir durum değil, ancak mahkeme kararıyla somutlaştırılabilecek ve gerekçelerle uygulanabilecek bir tedbirdir.

Dijital ortamda ifade özgürlüğü, bu çerçevede fiilen önceden denetim ve kalıcı oto sansür rejimine sürüklenmektedir. Gazeteciler, kullanıcılar ve içerik üreticileri, hukuka aykırılığın sınırlarını öngöremedikleri bir alanda, cezai ve idari yaptırım riski altında sürekli içerik kaldırmaya zorlanmaktadır. Haber verme, eleştiri ve kamusal tartışma faaliyetleri, bu koşullar altında hukuki savunma refleksiyle sınırlanmaktadır.

Öte yandan, Bilgi Teknolojileri ve Haberleşme Kurumu’na (BTHK) tanınan yüksek idari para cezası yetkisi, orantılılık ilkesini zedelemektedir. Asgari ücretin on beş katına kadar para cezası uygulanabilmesi ve bu kararlara karşı başvurulabilecek tek yolun Yüksek İdare Mahkemesi olması, etkili başvuru hakkını zayıflatmaktadır. Yargısal denetimin yavaş ve sınırlı işlemesi, idari yaptırımların caydırıcı değil, bastırıcı bir etki üretmesine yol açmaktadır. Yayından kaldırılan ya da erişim engeli alan haberlerle ilgili gazeteci kendini savunmak zorunda bırakılarak, ispat külfeti ters çevrilmektedir. Oysa ispat külfeti temel hukuk ilkesi olarak iddia edene aittir.

Sonuç

Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, söz konusu yasa tasarıları ifade özgürlüğünü doğrudan yasaklayan hükümler içermese de, belirsizlik, cezai risk ve niyet okuması üzerinden caydırıcı bir hukuki iklim yaratmaktadır. Gazetecilik, bu çerçevede kamusal denetim faaliyeti olmaktan uzaklaşmakta ve ispat külfeti gözardı edilerek sürekli hukuki savunma yapmak zorunda kalan bir mesleki pratiğe indirgenmektedir.

Masumiyet karinesinin basını susturan bir yorumla ele alınması, dezenformasyonla mücadele adına niyet ve algıya dayalı suç tanımlarının genişletilmesi, siyasal eleştirinin diplomatik rahatsızlık gerekçesiyle cezai alana çekilmesi ve zem ve kadih gibi çağdaş hukuk sistemlerinde terk edilmiş suç tiplerinin korunması, demokratik toplum düzeniyle bağdaşmamaktadır. Bir ceza davasında iddia edilen suç makul şüpheden ari olarak ispatlanır. Algı ve niyetin makul şüpheden ari olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan değildir. Dijital alana ilişkin düzenlemeler, kamusal tartışmayı korumak yerine dolaşım ve etkileşim üzerinden denetlemeyi esas almaktadır. İfade özgürlüğü Anayasal bir hak olup, korunması, açık, öngörülebilir ve orantılı düzenlemelerle mümkündür. Gazeteciliğin kamusal denetim işlevi, demokratik toplumların vazgeçilmez unsurudur. Söz konusu yasa tasarıları, gereksiz sınırlamalar getirilmeden, ifade özgürlüğünü ve basın özgürlüğünü esas alan bir yaklaşımla yeniden ele alınmalıdır.